6 Şubat 2011 Pazar

KİRLİ SİYASET



Bir ülkede yalan arıyorsanız o ülkenin önce siyasetine bakacaksınız. Bir ülkede yalancı arıyorsanız siyasetçilerden seç beğen al. Ah canım annem küçükken yalanlarım ortaya çıktığında “senden iyi siyasetçi olur” derdi, sonradan anladım tabi ben ne demek istediğini.

Kirli siyaset oyunlarına gelip son gaz karşı tarafa düşman kesilen halkın ise beyinleri sıkıştırılmış 37 ve üzeri ekranlardaki aptal kutucuklara. Programlanmış insan beyinleri, herkes hipnoz altında farkına varanlar ise vatan haini. Sağı-solu, Kürt’ü- Türk’ü bitirdik şimdi anavatan, yavru vatan kavgasına başladık. Ülkelerin kirli siyasetine maruz kalanlar ise aptal olmuş durumda.

Bir o yana dönüyor kafalar bir bu yana. Bir o taraftan ses çıkıyor bir bu taraftan. Mitingden sonra Erdoğan kalktı “sen kimsin beeee besleme” dedi, diğeri kalktı “büyük ihtimal sözleri üzüntüden” dedi, bir diğeri “Erdoğan kesinlikle haklı” dedi, öbür diğeri dayanamadı “kınıyorum” mesajı gönderdi. Türkiye halkı kalktı “paramızla yaşıyorsunuz” dedi, KKTC halkı pek tabiî ki gururlu “parana ihtiyacımız yok” dedi. Bir o kafadan bir bu kafadan içinde bol sesli harflerin bulunduğu bağrış çağırışlar havalarda uçuştu. Daha sonra tüm bu olanları gözlemleyen Rum “Erdoğan KKTC’yi kafaya aldı” diyerek manşetler verdi basınında alaylı.

Peki, ne oldu? Türkiye KKTC halkını Rum’la işbirlikçi Türkiye düşmanı olmakla suçladı, KKTC halkının Türkiye’deki yönetimeyken isyanı Türkiye vatandaşı suçu üzerine aldı kendi kendisini günah keçisi seçerek medyanın da bilinçli bir şekilde yanlış yönlendirmesiyle ayağa kalktı ve KKTC halkını “para yiyiciler” olarak niteledi.

Kim ne derse desin siyasetin amacı “kardeşi kardeşe düşman etmek”, teknoloji çağındayken, yandaş medyanın da son sürat gazıyla insanların gözlerini bağlayarak saklamaya çalışıyorlar gerçeği, beyinlerini içinde bilumum ensest ilişkinin olduğu dizilerle meşgul ederek uzaklaştırıyorlar olup bitenlerden. Sonra neymiş efendim, KKTC halkı Türkiyelilerden nefret ediyormuş, neymiş KKTC halkı para yiyiciymiş.

Türkiye bu kadar bonkör bir devlet olsa şuan dünya sıralamasında açlık sınırına en yakın ülkeler arasında olmayız vatandaşa dağıt babam dağıt olurduk kefenin cebi yok!

KKTC halkı Türkiyelilerden nefret ediyor olsaydı, şuanda ben Türkiye vatandaşı biri olarak KKTC basın yayın kuruluşlarından Star Kıbrıs Gazetesi’nde oturup bu yazıyı yazıyor olamazdım.

Bu yazımın bir şeyleri değiştirmesini çok isterdim, ama ne mümkün… Ben siyasetçi değilim ki bana inansınlar… !

Öyleyse ben şu soruyu sorayım Fatmagül’ün suçu neymiş?

Nupelda KARABUĞDAY

2 Şubat 2011 Çarşamba

Estambol



Upuzun saçları Marmara’nın koynunda
Gözü yaşlı bir kadına benzer
Kurtlar inmiş kalbine dolanırken
İstanbul korkusuz kahramana benzer

Ne de çok uğraştılar öldürmek için
Her gelen vurdu tecavüz etti yüreğine
İhanet ettiler ağlattılar gözü yaşlı bıraktılar
Kaç gece küstü kendisine göstermedi ay ışığını

Yine de pes etmedi şehr-i İstanbul
Ana kucağı gibi açtı kucağını her gelen insana
Kurtlar olta atarken bağrında
Kıyamadı bir ana misali yavrusuna

Taşı toprağı altındır dediler attılar kalbine kazığı
Kazdılar yüreğini acımadan diri diri
Söktüler Arnavut kaldırımlarını
Çimlerin üzerine asfalt döktüler bağladılar gözünü

Yaşlandı İstanbul artık eskisi gibi değil
Uğruna türküler yakılan, şiirler destanlar yazılan
Bilenin hasreti bilmeyenin en büyük hayali
Herkesin yüreğinin köşesindeki ŞEHR-İ İSTANBUL


Nupelda KARABUĞDAY

6 Ocak 2011 Perşembe

YÜREĞİ KOCAMAN,BEDENİ KÜÇÜK KADINLAR



+18’in eksilerine inmiş melankolik erotik kocaman yürekli küçücük kadınlar. Saçları,makyajları,tıngır tıngır topukları saklıyor bedenlerinin altındaki çocukları.Korkudan mı soğuktan mı titrer bilinmez cılız bacakları.

Yeni doğmuş bir bebeğin narinliğinde pamuk elleri, ellerinin üzerinde birikmiş akbaba izleri.Küçücük bedenleri akbabaların bir lokmalık yemleri misali.Anne sütünün tadının kaldığı kıpkrmızı dudaklar kadınlığının en büyük göstergesi, bir ayağı çukurda aklı hala uçkurunda akbabalarınsa ceblerindeki cüzdanın ağırlığı “hazzın” belgesi...

Çocukluğumuzun oyunları vardı...Sek sek oynardık, ellerimiz tebeşir tozundan nasırlana nasırlana çizdiğimiz yerdeki sayılarla,bir de körebelerimiz vardı...Şimdi ise millenyum çağında mutasyona uğramış körebeler var.Şimdi minik elli kadınlar oynuyorlar cadde kenarlarında körebeyi.Her oyun oynanıyor gece gündüz,içlerindeki çocuk ruhları daha ne oyunlar biliyor kimbilir.. Oyun arkadaşları ise hep aynı akbabalar, akamcalar, akdayılar hatta akdedeler ve isimlerinin zıtlığında kara yürekleri.

Önceden roman sayfalarına hayat sığdırılırdı. Şimdi ise romanlar hayat boşluğunda kol geziyor. Koskocaman bir hayata başıboş salınmış roman sayfaları. Daha önce romanlarda okumuştum ben “kocaman yürekli küçücük kadınların” hayatını.Bir bilseniz kaç yazar,yazar onları,kaç karaktere bürünürler,kalın puntolarla yazılmış hayat sayfalarına. Kalemin rengi kara, karalarla yazılmak emredilmiş onlara. Belki de bu yüzden karalar bağlamış yürekleri.

Çocukluğumuzun oyunlarına dönmüşken taş-kağıt-makası es geçemeyeceğim. Ne oyundu! Ne oynardık!Kağıt taşı sarardı,makas kağıdı keserdi,taş makası kırardı..Alın size mutasyona uğramış bir oyun daha!Akbabaların kanatları sarıyor şimdilerde kocaman yürekli küçücük kadınları, kimbilir kaç imza atılıyor bedenlerine “kağıt” gibi, “makas”la kesilmiş yürekleri taşıyan”taş”tan bedenler tarafından.. Kim bilir gündüzleri çocuğu barındırıp geceleri kadın olan bedenler ne oyunlar biliyor. Kim bilir ne oyunlar oynuyorlar bizler masumca uyurken uykularımızda.

Kocaman bir sahne kurmuşlar E-5’e,Beyoğlu’na daha bilmem hangi cehennemin dibine! Kadın oyuncular olarak çıkartılırlar sahneye. Ellerinde ise oynamaya mecbur oldukları replikler. Bazıları usta oyuncular,bazıları yılların getirip götürdüğü acılarla feleğin çemberinden geçmiş figüran rolünde,bazıları ise yepyeni taze yeni yüz olarak sahnede.

Rollerle uyumlu afili kıyafetler,boylarının yarısı kadar topuklar,küçücük yüzlerinde kocaman şangır şangır yer çekimine yenik düşmüş küpelerle doldururlar sahneyi çift yönlü. Bembeyaz pamuk tenin üzerinde bir ressamın elindeki palet misali renk cümbüşü yer alıyor. Birbirinden uyumsuz, dünyada ne kadar renk varsa orada. Kırmızı dudaklar,pembe üstü yeşil simli farın zıtlığında.Turuncu yanaklar ise parıl parıl parlar dalgalanan sapsarı saçların ihtişamıyla. Saç demişken, kime boyatırlar ki saçlarını?Bir insan bu kadar mı soğutulur bir renkten! Ayaklarına büyük gelen ayakkabıların, üzerine bacaklarına asla denk gelmeyen minik etekler geçirilmiş. Göbek deliği ise her zaman görünür iki parmaklık büstiyerin altından.

Perde açılıyor, oyun belli. Alkışlar, bağırtılar, feryadı figanlar yükseliyor…Sonra ise akbabalar ve türleri beliriyor seyirci koltuklarında…Kimisi başarılarını kutluyor bir sonraki oyuna da geleceklerini söylüyor,kimisi yaşına göre performansının oldukça yüksek olduğundan bahsediyor…Bahsi geçen elbetteki “oyun”.Kimileri de var ki hiç beğenmiyor, curetini ve haddini nereden bulduğu belli olmayan bir şiddet sergiliyor.O zaman akabiliyor gözyaşları nehir misali oluk oluk… İster beğensin ister beğenmesin her seyirci bir imza bırakıyor soğuk ve acı…

Sonra sabah oluyor….Çocuk oluyorlar…Elleri tebeşir kokuyor,taş kağıt makası mutasyon geçirmemiş haliyle oynuyorlar..Hani şu yıllar önceki bildiğimiz haliyle,masumca…Can yakmadan oynuyorlar “yakar top” oyununu..Ne topun canı yanıyor ne kendilerinin…

Sizler! Minik elleri, minik bedenleri taşıyan kocaman yürekli küçücük kadınlar… Bir de saklambaç oynasanız diyorum… Akbabalar, akamcalar “ebe” olsa, siz saklansanız...En kuytu en derin yerlere gitseniz…Bu oyunun sonunda “önüm, arkam sağım, solum, sobe” olmasa…Hiç sobelenmeseniz olmaz mı? Koşun gidin pembelerin tozdan olduğu dönemlere… Hiç gelmeyin, dönmeyin buralara… Soran olursa görmedik, duymadık, bilmiyoruz…

Şimdi oyun başlıyor…. Hadi, saklambaç oynayan kaleye mum diksin…


Nupelda KARABUĞDAY