6 Ocak 2011 Perşembe

YÜREĞİ KOCAMAN,BEDENİ KÜÇÜK KADINLAR



+18’in eksilerine inmiş melankolik erotik kocaman yürekli küçücük kadınlar. Saçları,makyajları,tıngır tıngır topukları saklıyor bedenlerinin altındaki çocukları.Korkudan mı soğuktan mı titrer bilinmez cılız bacakları.

Yeni doğmuş bir bebeğin narinliğinde pamuk elleri, ellerinin üzerinde birikmiş akbaba izleri.Küçücük bedenleri akbabaların bir lokmalık yemleri misali.Anne sütünün tadının kaldığı kıpkrmızı dudaklar kadınlığının en büyük göstergesi, bir ayağı çukurda aklı hala uçkurunda akbabalarınsa ceblerindeki cüzdanın ağırlığı “hazzın” belgesi...

Çocukluğumuzun oyunları vardı...Sek sek oynardık, ellerimiz tebeşir tozundan nasırlana nasırlana çizdiğimiz yerdeki sayılarla,bir de körebelerimiz vardı...Şimdi ise millenyum çağında mutasyona uğramış körebeler var.Şimdi minik elli kadınlar oynuyorlar cadde kenarlarında körebeyi.Her oyun oynanıyor gece gündüz,içlerindeki çocuk ruhları daha ne oyunlar biliyor kimbilir.. Oyun arkadaşları ise hep aynı akbabalar, akamcalar, akdayılar hatta akdedeler ve isimlerinin zıtlığında kara yürekleri.

Önceden roman sayfalarına hayat sığdırılırdı. Şimdi ise romanlar hayat boşluğunda kol geziyor. Koskocaman bir hayata başıboş salınmış roman sayfaları. Daha önce romanlarda okumuştum ben “kocaman yürekli küçücük kadınların” hayatını.Bir bilseniz kaç yazar,yazar onları,kaç karaktere bürünürler,kalın puntolarla yazılmış hayat sayfalarına. Kalemin rengi kara, karalarla yazılmak emredilmiş onlara. Belki de bu yüzden karalar bağlamış yürekleri.

Çocukluğumuzun oyunlarına dönmüşken taş-kağıt-makası es geçemeyeceğim. Ne oyundu! Ne oynardık!Kağıt taşı sarardı,makas kağıdı keserdi,taş makası kırardı..Alın size mutasyona uğramış bir oyun daha!Akbabaların kanatları sarıyor şimdilerde kocaman yürekli küçücük kadınları, kimbilir kaç imza atılıyor bedenlerine “kağıt” gibi, “makas”la kesilmiş yürekleri taşıyan”taş”tan bedenler tarafından.. Kim bilir gündüzleri çocuğu barındırıp geceleri kadın olan bedenler ne oyunlar biliyor. Kim bilir ne oyunlar oynuyorlar bizler masumca uyurken uykularımızda.

Kocaman bir sahne kurmuşlar E-5’e,Beyoğlu’na daha bilmem hangi cehennemin dibine! Kadın oyuncular olarak çıkartılırlar sahneye. Ellerinde ise oynamaya mecbur oldukları replikler. Bazıları usta oyuncular,bazıları yılların getirip götürdüğü acılarla feleğin çemberinden geçmiş figüran rolünde,bazıları ise yepyeni taze yeni yüz olarak sahnede.

Rollerle uyumlu afili kıyafetler,boylarının yarısı kadar topuklar,küçücük yüzlerinde kocaman şangır şangır yer çekimine yenik düşmüş küpelerle doldururlar sahneyi çift yönlü. Bembeyaz pamuk tenin üzerinde bir ressamın elindeki palet misali renk cümbüşü yer alıyor. Birbirinden uyumsuz, dünyada ne kadar renk varsa orada. Kırmızı dudaklar,pembe üstü yeşil simli farın zıtlığında.Turuncu yanaklar ise parıl parıl parlar dalgalanan sapsarı saçların ihtişamıyla. Saç demişken, kime boyatırlar ki saçlarını?Bir insan bu kadar mı soğutulur bir renkten! Ayaklarına büyük gelen ayakkabıların, üzerine bacaklarına asla denk gelmeyen minik etekler geçirilmiş. Göbek deliği ise her zaman görünür iki parmaklık büstiyerin altından.

Perde açılıyor, oyun belli. Alkışlar, bağırtılar, feryadı figanlar yükseliyor…Sonra ise akbabalar ve türleri beliriyor seyirci koltuklarında…Kimisi başarılarını kutluyor bir sonraki oyuna da geleceklerini söylüyor,kimisi yaşına göre performansının oldukça yüksek olduğundan bahsediyor…Bahsi geçen elbetteki “oyun”.Kimileri de var ki hiç beğenmiyor, curetini ve haddini nereden bulduğu belli olmayan bir şiddet sergiliyor.O zaman akabiliyor gözyaşları nehir misali oluk oluk… İster beğensin ister beğenmesin her seyirci bir imza bırakıyor soğuk ve acı…

Sonra sabah oluyor….Çocuk oluyorlar…Elleri tebeşir kokuyor,taş kağıt makası mutasyon geçirmemiş haliyle oynuyorlar..Hani şu yıllar önceki bildiğimiz haliyle,masumca…Can yakmadan oynuyorlar “yakar top” oyununu..Ne topun canı yanıyor ne kendilerinin…

Sizler! Minik elleri, minik bedenleri taşıyan kocaman yürekli küçücük kadınlar… Bir de saklambaç oynasanız diyorum… Akbabalar, akamcalar “ebe” olsa, siz saklansanız...En kuytu en derin yerlere gitseniz…Bu oyunun sonunda “önüm, arkam sağım, solum, sobe” olmasa…Hiç sobelenmeseniz olmaz mı? Koşun gidin pembelerin tozdan olduğu dönemlere… Hiç gelmeyin, dönmeyin buralara… Soran olursa görmedik, duymadık, bilmiyoruz…

Şimdi oyun başlıyor…. Hadi, saklambaç oynayan kaleye mum diksin…


Nupelda KARABUĞDAY

8 Aralık 2010 Çarşamba

SOL TARAFIM SAĞ DEĞİL



Sol tarafım sağ salim kalamadı seninle
Sağ salim varamadı yüreğine üzgünüm sevgilim

Sevgilim? Sen benim sevgilim misin sevgilim?
Söylesene sevginin geçtiği yerde geçer mi adın?

Konuşarak anlatamadıklarım var sana
Susarak haykırmayı deniyorum olmuyor!

Sesli sssz hiçbir harfi duymuyorsun
Kelimelerim ulaşamıyor, saplanıyor gerisin geri yüreğime

Oysa ne çok ortak yöne sahiptik biz
İkimiz de "seni" düşünürdük...

Yalnızlıktan korktuğun sürece yalnızsındır
Aşktan korktuğun sürece aşksız

Senden korkmadım ben sevgili!
Korkmadım ki sensiz bıraktın beni...

Bügünlerde lotodan çıkan büyük ikramiye gibisin yüreğimde
Hayalin bile mutlu ediyor beni gel gör ki seni tutturamıyorum!

Amortiyi tutturursam
Aşk olsun!

Nupelda KARABUĞDAY

2 Aralık 2010 Perşembe

SİZ SEVDİNİZ Mİ?


Uzaktan uzağa
Değmeden tene ten
Hissetmeden aşkın sıcaklığını
Göz göze gelmeden
"gelemeden"
Siz hiç sevdiniz mi?

Sevdiğinizin adının yanında
Başka isimleri görerek
Kendi adınızı ancak hayallerinizde
Yan yana kazıyıp
Sevdiniz mi?

Adı başkalarıyla anılıyor
"Yasak o,sevemezsin" diye
Eleştirilip üzülürken
"Sevmemelisin"e kulak tıkayıp
Sevdiniz mi yürekten?

İçinizin acıyacağını bile bile
Aldırış etmeden acıya
Cam kesiklerine yalın ayak basar gibi
Sevdiniz mi içinizde koskoca acıyla!

En kötüsü de nedir bilir misiniz?
Bunları yaptığınız halde yine de sevilememek...

Çok sevdiyseniz
Çok üzülürsünüz
Çok sevdiyseniz
Çok yanıltır sizi kalbiniz

Çok sevmek uyuşturucu kullanmak gibidir
Bir kere çok severseniz birini
Sonunda acı olduğunu bile bile
Devam edersiniz çok sevmeye...

Nupelda KARABUĞDAY